TÜRKİYE HİPODROM SİTESİ


 
AnasayfaSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Francesco Sponza

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
TJK
Admin


Mesaj Sayısı : 247
Kayıt tarihi : 03/06/08

MesajKonu: Francesco Sponza   Perş. Eyl. 18, 2008 7:16 pm

TJK Asli Üyesi Francesco Sponza


At sahibi o gözleri gönülden sevmeli



Konuğumuz, başarılı safkanlarla yarış pistlerinde ismini sıkça duyduğumuz Sponza ailesi.


İzmir’in at sahibi ailelerinden biri olan Sponza’ları, Buca’daki evlerinin güzel ve huzurlu ortamında daha yakından tanıma imkânı bulurken, bir yandan da eski fotoğraflara bakarak anılarını tazeledik. Francesco Sponza’dan Buca’yı, İzmir’i Türk atçılığını, Angelica Sponza’dan ise tanışma hikâyelerini dinledik. Ayrıca, İzmir’de Smyrna Races Club’ın doğuşuyla başlayan Türk atçılığının yakın geçmişinde daha önce hiç duymadıklarımızı öğrendik.

İtalyan asıllı bir aile olan Sponza’ların İzmir’e gelişi 1880’li yıllara yani, Osmanlı dönemine dayanıyor. Francesco Sponza’nın dedesinin babası demiryolu inşaatında mühendis olarak çalışmak üzere İzmir’e gelir ve bu güzel şehri severek buraya yerleşir. İlerleyen yıllarda mühendis babanın oğlu (Francesco Sponza’nın dedesi) mücevher işine girerek 1906 yılında kendi şirketini kurar. Geçtiğimiz yıl 100’üncü yaşını kutlayan bu aile şirketini şu anda Francesco Sponza yönetiyor. Ailesindeki herkesin Türkiye’de yaşadığını söyleyen Francesco Sponza’nın eşi Angelica da Amerikalı. Bir kızı, Alp ve Cem isimli iki erkek torunu olan Sponza’nın Alpiko ve Big Cem isimli atları torunlarının adını taşıyor.

Türk atçılığı Smyrna Races Club ile birlikte İzmir’de başladı, siz de İzmirli bir at sahibi olarak başarılı safkanlarla bu geleneği sürdürüyorsunuz. Sizin atçılık maceranız nasıl başladı?

Kuzenimin kocası olan Joe Clark, küçük bir hara kurmuştu ve bu işe gönül vermişti. Benim de atçılığa ilgim oradan geliyor. Babam ve arkadaşlarıyla birlikte sık sık hipodroma giderdik. Böylelikle at sevgisi benim de kalbimde yerini aldı. Atçılık dışında aile geleneğimiz olan mücevherat işine devam ediyorum ayrıca dünyaca ünlü birçok saat markasının Türkiye mümessiliyiz. Bir de turizme yönelik yatçılık şirketimiz var. Atları ise zaten iş olarak kabul etmiyorum, atlarla ilgilenmek benim için zevkli bir hobi. Ben İzmir’le İstanbul arasında mekik dokuyorum. Yılın yarısı İzmir’de, yarısı İstanbul’dayım.

İzmir’deki atçılığın dünü ile bugününü kıyaslarsanız neler söylersiniz?

Büyük bir değişme ve gelişme var. Sadece İzmir’de değil aslında Türk atçılığındaki anormal gelişmelere şahitlik ettim. Her şeyden önce at sayısı arttı ve kalite yükseldi. Maddiyat da olunca herkes en iyi atı yetiştirmek için çaba sarf ediyor. Eskiden maddiyat geri plandaydı. At yarışçılığı, daha çok zevk ve eğlence meselesiydi. Daha bir özveri istiyordu. At sahipleri çok koşu kazansa dahi bilançoları hep eksideydi. İzmir’de Giraudlar, Simsaroğulları, Evliyazadeler o dönemlerin ünlü atçı aileleriydi. Yarışlar, at sahipleri arasında espri konusu olurdu. Birbirlerini kızdırmak için ya da atlarının üstünlüğünü kanıtlamak için yarışlara katılırlardı. Genellikle iyi tanışırlardı, hatta birçoğu yakın arkadaştı. Birbirlerini centilmence selamlarlardı. İkramiyeler, şimdikilerle kıyaslanmayacak kadar düşüktü hatta gülünçtü. Ama önemli olan yarışmaktı. Şimdi at yarışcılığı tam bir sektör oldu, bazı insanlar için ikramiye yarıştan daha önemli. Bir de çekilen meşaggatler vardı tabii, eskiden İngiliz tayları İzmir’den İstanbul’a trenle yollanırdı. İstasyona kadarda yaya olarak getirilirdi. İzmir’in bu kadar kalabalık olmadığı yıllarda biz de haftasonları atlarla grup halinde Kozağaç’a çıkardık. Oralar o zamanlar ormandı. Kozağaç’ta atları bağlayıp piknik yapardık. Bizim Buca’nın havası bir başkadır, özeldir, zaten burada Göğüs hastanesi olmasının nedeni de havası. Kardeşim 1945’te akciğerlerinden bir rahatsızlık geçirdi. Doktor da bize Buca’yı tavsiye etti. O zamandan beri Buca’dayız. O yıllarda Buca’nın içinde ahırlar vardı. Hatta bazı evlerin bahçelerinde bile ahırlar vardı, atçılar gelip orayı kiralardı.
Şirinyer Hipodrumu’nun içinde bulunan bu günkü ahırlar bölgesi o yıllarda Giraud ailesine aitti. Adı Cennet Harası olan bu yer ahırlar ve ulu ağaçlarla doluydu, kocaman çitlembik ağaçları da vardı. Çocukken orada sapanla kuş avlardık. Orayla ilgili bir de anım var. Bir keresinde de hipodromda ata biniyordum at piste çıktı birden koşmaya başladı tabi pisti görünce tam bir tur attık. Ben o atın üzerinde nasıl durdum, düşmeden nasıl tutundum, düşmedim bilmiyorum. At aşkı ağır basınca ben de bir arkadaşımla birlikte şimdiki İzmir Atlı Spor Kulübü’nün bulunduğu alanı kiralayıp ahırlar yaptım. Orası bizim atçılık kulübümüzdü bir çok yabancı ata binmek için gelirdi özelliklede Nato’da görev yapan personel. Burada inşa ettiğimiz ahırlar İzmir Atlı Spor Kulübü’nün ilk temellerini oluşturdu. Daha sonra da orayı federasyon devraldı.

İzmir’in köklü ailelerinin İzmir’de ve hatta Türkiye’de at yarışcılığını başlattığını biliyoruz. Ancak şimdilerde bu ailelerin isimlerine rastlayamıyoruz. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Bu ailelerin şimdiki nesilleri maalesef atçılığa devam etmedi. Ne Evliyazadeler ne de Giraudlar. Onur Simsaroğlu da bir iki atla devam ediyor. Çok yazık, hakikaten yazık. Ben özellikle Giraudların devam etmesini çok isterdim. Biliyorsunuz Cennet Harası onlarındı. şu anda bile bulundukları evin bahçesinde ahırlar ve kum manejleri var. Padokları hala duruyor. Rahatlıkla devam edebilirlerdi, maalesef üzücü, atçılık değerli bir aileyi kaybetti.

At sahibi olmanın koşulları size göre nedir, her önüne gelen at sahibi olabilir mi?

Asla olamaz bir kere at sevgisini gönülden hissetmeli. insanın o güzel yaratığı, o gözleri sevmesi lazım. Ben atlara yılda ne kadar bütçe ayırabiliyorsam ona göre atçılık yaparım. Atçılığı bu şartlarda yapmak gerekir. Yoksa şunu kazanırım bunu kazanırımla atçılık olmaz. Bu zengin olma yolu değil, öyle görülmemeli. At kolay yetişmiyor. Tay sahaya gidinceye kadar epey zaman geçiyor. Kabaca bir hesap yaparsak; kısrak hamile kalıyor 11 ay annede, 18 aydan önce de sahaya gidemez 29 ay ediyor. Aşım ücreti aygıra göre değişiyor, ortalama 4 bin YTL’lik bir aygırı baz alırsak, hiç koşmamış bir tayın masrafı 25-30 bin YTL’ye geliyor. Tayınızı satmaya kalkarsanız bu fiyata mümkün değil alıcı bulamazsınız.

Anlattıklarınızdan at sahibi olmanın fazlasıyla özveri gerektirdiğini anlıyoruz. Peki, sizce bu durum, bu işe gönül veren insanları yıldırıyor mu?

Yıldırmıyor çünkü gönlünüzdeki sevgiyle artık kendinizi atlardan ayrı düşünemiyorsunuz. Ancak, beş atınız olacağına at sayınızı üçe düşürüyorsunuz. Şu sıralar birçok kişi bunu yapıyor. Ben bu hobi için ayırabileceğim paramı düşünüyorum, yılda ne kadar para harcayabilirim onu hesaplıyorum. Günümüzde insanların çeşit çeşit hobisi var, yerine göre pahalı zevkleri var. Kimisi küçük uçaklara meraklıdır, kimisi antika otomobillere, en büyük hobisi odur, ona göre bir bütçe ayırır. Atçılık için de böyle, ne kadar harcayabileceksen o kadar at bulunduracaksın. Elli ya da otuz at bulundurup ne yapacağını şaşırmaktansa böylesi elbet daha iyi.

Bu kadar özveriyle elinizde büyüttüğünüz bir tay yarış kazandığı zaman ne hissediyorsunuz?

Önce yarışı kazanana kadar akla karayı seçiyorsunuz. Starta girecek mi girmeyecek mi, starttan çıkacak mı çıkmayacak mı? İnanın eliniz ayağınız titriyor. Ben kendim koşsam sanki daha kolay olacak. Sarsılıyorsunuz, sanki dünyanın en uzun iki dakikasını geçiriyorsunuz. Bunların sonucunda kazanınca gururla, sevinçle karışık bir duygu yaşıyorsunuz. İşte o duygu dünyalara değişilmez. Atlarınıza tıpkı bir çocuk gibi bakıyorsunuz. Tayım hasta olduğunda gece soğukta bile iki saatte bir pijamaların üstüne mont geçirip, ahıra bakardım tayım nasıl ateşi var mı diye. Çiftlikte uyuduğumuz oda ahırların hemen dibinde. Hatta mimarımız espri olsun diye odamızın dışarıdaki kapısını ahır kapısı şeklinde yaptı. Bir keresinde çiftliğimizde dostlarımıza parti vermiştik. Her bir ahırın kapısına da davet ettiğimiz çiftlerin isimlerini yazdım ve astım. Bakın dedim burada yaşlanınca hepinize kalacak yer var! Çok hoşlarına gitmişti tabi kendi ismimizi de kendi kapımıza asmıştım.

Şu anda Türkiye’nin tek sponsorlu koşusu olan Piaget Marmara Koşusu, sizin çabalarınızla Türkiye mümessili olduğunuz firmanın sponsorluğunda gerçekleşiyor. Siz bir anlamda lokomotif oldunuz. Bu konuda neler söylemek istersiniz ve sponsorlu koşuların artması için neler yapılmalı?

Lokomotif var ama devamı gelmiyor maalesef lokomotif yalnız kalıyor. Biz inşallah önümüzdeki senede devam edeceğiz. Koşunun adı artık Piaget Marmara Koşusu oldu. Böyle de gitmesi için çalışacağız. Yalnız maalesef ülkemizde bir tek sponsorlu koşu yapılıyor ben tek başıma olmanın üzüntüsünü yaşıyorum. Mutlaka arkas› gelmeli ve bunun yapılamayacak bir şey olmadığını diğer arkadaşlarıma iki yıldır, bu koşuya sponsor olarak kanıtladığımı düşünüyorum.

Bir koşuya sponsor olmak için neler yapmak gerekiyor? Siz ne yaptınız?

Tek yaptığım yabancı ortağımı ikna etmek oldu. Firmanın reklam giderlerine farklı bir reklam kalemi daha eklendi. Üstelik bu daha değişik bir mecra. Kendisinden bahsettirecek bir koşuya sponsor oluyorsunuz ve isminizi veriyorsunuz. Umut Tamer Başkanımızla birlikte bir yemeğe çıktık, onları tanıştırdım karşılıklı oturduk konuştuk. Karar verdik Piaget’in Ceo’sunu ikna ettim bütün zorluk bundan ibaret. Aslında zorluk bile değil. İki senedir de koşunun kupasını Piaget Saatleri Ortadoğu Müdürü Edouard Cottin kendisi veriyor. Vizyon açısından Türk atçılığını bir adım daha öne taşıyor. Bırakın onu, dünyanın her yerinde yayınlanan Piaget dergisinde Piaget Marmara Koşusu fotoğraflarıyla birlikte yer alıyor. Bu yolla atçılığımız da önem kazanıyor. Bundan daha güzel bir reklam var mı? Şu anda sponsorluk bedelleri ufak rakamlarla ifade ediliyor. İleride bu rakamlar büyüyebilir. Arkadaşlarımız bu fırsatı iyi değerlendirmeli. Bizim asli üyelerimiz ve at sahiplerimiz arasında bugün bir sürü markayla birlikte iş yapan kişiler var. Aklınıza ne gelirse, bunların içinde Türkiye’de mümessili olan yabancı markaların yanı sıra, büyük Türk firmaları da var. Neden kimse şimdiye kadar en azından bir gayret göstermedi? Yazık değil mi? Herkes Türk atçılığına katkıda bulunmak için çok değil biraz daha fazla çaba harcamalı düşüncesindeyim. Ülkemizde sponsorlu koşuların çoğalmasını ben canı gönülden istiyorum. At yarışları, evrensel bir spor. Tüm ülkelerde prestiji içinde barındırıyor. Bu yüzden yabancı firmaları da Türk firmalarını da ikna etmek pek de zor olmayacaktır.

Müşterek bahis oyunlarıyla aranız nasıl?

Ben bir tek altılı ganyan oynarım. Genellikle atlar›m›n kofltu€u günlerde oynuyorum. Ayrıca başta İzmir ve İstanbul olmak üzere tüm illerdeki koşuları takip eder tribündeki yerimi alırım.

Yurtdışında da yarışlara gidiyorsunuz onları da gözlemliyorsunuz Türk yarışçılığı dünyanın neresinde?

Bizde özellikle son dönemde ciddi bir ilerleme var, gerçek şu ki daha çok yolumuz var. Kısrak kalitesini mutlaka yükseltmemiz gerekiyor. Bugün enternasyonal koşulardaki ikramiyelerin yüksek olması çok iyi bir özellik. Tabi bu uluslararası arenadaki iyi atları da bu koşulara çekecektir. Bu yolla uluslararası platformda Türk atçılığından daha fazla bahsedilecektir.

Bayan Sponza eşinizle nasıl tanıştınız?

Ben Atina’da Merrill Lynch firmasında borsacı olarak çalışıyordum. Francesco Sponza’da Atina’ya tatile gelmişti, her şey kısmet işte ben Güney Carolina’lıyım, eşim ise İtalyan ama yollarımız 1980 yılında Atina’da kesişti. Evlendik ve o zamandan beri İzmir’de yaşıyoruz. Evlenmeden önce atlarla ilgili bir bilgim yoktu, burada öğrenmeye başladım ve hala öğreniyorum çok da seviyorum. Fakat yarışlar esnasında o kadar heyecanlanıyorum ki koşuları televizyondan izlemeyi tercih ediyorum. Bu yüzden bazen hipodroma gidemiyorum...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://hipodrom.forumotion.com
 
Francesco Sponza
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
TÜRKİYE HİPODROM SİTESİ :: TÜRKİYE HİPODROM SİTESİ :: THS SOHBET-
Buraya geçin: